Türkiye’nin en güneydoğusuna gidip, uzun yıllar terör nedeniyle kapalı kalan bir dağa tırmanma fırsatı karşıma çıktığında hiç tereddüt etmedim. Dağcılığa başlayalı yalnızca bir yıl olmuştu ve daha önce 3.300 metrenin üzerine hiç çıkmamıştım. Yine de içimde bunun hayatım boyunca yalnızca bir kez yaşayabileceğim bir deneyim olacağına dair güçlü bir his vardı.
4.000 metrede nefes almakta zorlandığım anlardan, Buzul Çağı’ndan kalma şelalelerin altında duş almaya, haritada bile bakmayacağım köylere gitmekten, hiç tanımadığım insanların düğününde dans edip aileden biri gibi karşılanmaya kadar Hakkari, Yüksekova’da geçirdiğim bu dört gün, bir tırmanıştan çok daha fazlasına dönüştü.
Bu yazı hem bir faaliyet raporu hem de bir yolculuk ve keşif hikayesi. Hem rotayı, ekipmanı ve parkuru merak eden zirve dağcılarına hem de bu eşsiz bölgenin doğasını ve kültürel derinliğini tanımak isteyenlere sesleniyor.
Tırmanış Özeti
Bölge: Yüksekova, Hakkari
Tarih: 24–27 Temmuz 2025
Yükseklik: 4.135 metre
Rota: Klasik Rota — Serpel Yaylası → Horgedim Yaylası → Zirve
Ekip: 12 tırmanıcı + 1 faaliyet lideri
Teknik Malzeme:
- Kask
- Kafa feneri
- Baton
- Emniyet kemeri
- Emniyet aleti (ATC)
- HMS karabina
- Yardımcı ip
- Dinamik ip (60 metre)
- Perlon
- Emniyet malzemeleri (sikke, takoz)
- Çekiç
Kamp Malzemeleri:
- Bilek destekli su geçirmez dağ botu
- Tozluk
- Teknik ceket
- Buff
- Güneş gözlüğü
- Güneş kremi
- Yedek kıyafet
- İçlik
- Polar
- İnce eldiven (opsiyonel)
- İlaçlar
- Yedek pil
- Powerbank
- Keşke Yanımda Olsaydı Dediğim Ekstralar:
- Sinek kovucu (olmazsa olmaz — kamp sinek doluydu)
- Dudak kremi ve nemlendirici (sıcak ve yüksek irtifa cildi çok kurutuyor)
- Baş ağrısı için Parol gibi bir ağrı kesici
Wikiloc Rotaları:
1. Gün: Hakkari’ye Varış ve Ana Kampa Tırmanış
Sabah 08.10’da İstanbul’dan 13 kişilik ekibimizle havalandık. Varış noktamız, adını Kudüs’ü Haçlılardan geri almasıyla tanınan efsanevi komutan Selahaddin Eyyubi’den alan Hakkari Selahaddin Eyyubi Havaalanı’ydı. Bu isim, bölge için hâlâ bir birlik ve direniş sembolü olarak anılıyor.
Yaklaşık iki saatlik uçuşun ardından, planlanandan on dakika gecikmeli olarak Hakkari’ye iniş yaptık. Pilot ilk denemede inişi iptal edip yeniden havalanmak zorunda kaldı. Daha sonra öğrendim ki burası, Türkiye’de pilotların özel eğitim almasını gerektiren sayılı havalimanlarından biriymiş. Pist dar bir vadinin ortasında ve etrafı dik dağlarla çevrili. İniş yapabilmek için pilotların dağların arasındaki dar açıklıklardan dikkatlice alçalması gerekiyor.
Uçağın tekerleri piste değdiğinde ise insanı karşılayan ilk şey, göz alabildiğine bir hiçlik. Uçsuz bucaksız gökyüzü, kurak tarlalar ve uzakta yükselen dağlar dışında görünürde hiçbir şey yok.


Uçaktan iner inmez bölgenin o meşhur 33°C’lik kuru sıcağı yüzümüze çarptı. Daha bagaj alanına kadar olan o kısa 50 metrelik yürüyüş bile planladığımız faaliyeti sorgulamamıza yetecek kadar bunaltıcıydı. Çantalarımızı ve malzemelerimizi aldıktan sonra 20–25 yıllık, klimasız bir minibüse doluştuk ve şehir merkezine doğru yola çıktık.
İndiğimiz yer, Hakkari’nin şehir merkezine yaklaşık bir buçuk saat mesafedeki Yüksekova’ydı. İlk durağımız, kelle paça ile enerji depoladığımız Çorbacım oldu. Ardından dağ için atıştırmalık ve su almak üzere yakınlardaki Migros’a uğradık. Saat 12.00 civarında yeniden minibüse bindik ve yürüyüşün başlayacağı Serpel Yaylası’na doğru yola çıktık.
Yola çıktıktan yaklaşık yarım saat sonra Kamışlı’daki askeri kontrol noktasında durdurulduk. Bu kontrol, ekipteki herkese bulunduğumuz coğrafyanın son 20–30 yılda yaşadıklarını yolculuğun daha başında yeniden hatırlatmış oldu. Dağların güvenli bölge ilan edilmesi üzerinden yalnızca 2–2,5 yıl geçmişti ve bölge hala sıkı askeri denetim altındaydı. Kimliklerimiz ve adli sicil kayıtlarımız kontrol edildi ve tüm ekip askeri kuralları kabul ettiğimize dair bir belge imzaladık. İşlemler tamamlandıktan sonra aşağı yukarı planladığımız saatte yeniden yola koyulduk.

Ama elbette hiçbir unutulmaz yolculuk tamamen plana uygun gitmez, gidemez, gitmemelidir. Yolun yarısına geldiğimizde minibüsümüzün su hortumu patladı ve motor hararet yaptı. Son derece keyifli ve güle oynaya minibüste dans eden biz, bir anda kendimizi dağın ortasında motoru nasıl çalıştıracağımızı düşünürken bulduk. Neyse ki kaldığımız yerin etrafında buz gibi dereler vardı. Elimize geçirdiğimiz 1,5 litrelik pet şişeleri doldurup motorun üzerine döktük ve bir şekilde hararetin düşeceğini umduk. Şansımıza, umutlarımız 10 dakika kadar sonra karşılık buldu.
Dersimizi aldık: Sonraki dağ faaliyetine sakın 20 yıllık, klimasız ve motoru yarı arızalı bir minibüsle çıkma. Çıkacaksan da bol duayı eksik etme.

Yaklaşık 2.100 metreye kadar uzanan harika manzaralı bir yolculuğun ardından saat 14.00 civarında Serpel Yaylası’na vardık. Karşımızdaki manzara büyüleyiciydi. Nereye baksanız her biri bir diğerinden yüksek onlarca dağ yükseliyordu ve en yükseğine çıkma fikri ise özellikle 35 derecelik sıcakta her zamankinden daha korkutucu bir hal aldı.
Yine de minibüsten inip yürüyüş çantalarımızı hazırlamaya başladık. Büyük kamp çantalarımız katırlara yüklenip kamp alanına taşınacaktı, bu yüzden yanımıza sadece dört saatlik yürüyüşte ihtiyaç duyacağımız malzemeleri aldık: su, birkaç atıştırmalık, yürüyüş ekipmanlarımız ve yedek kıyafetler. Temmuz sonunda bölgede bolca kaynak suyu bulunuyor, bu yüzden mataralarımızı tıka basa doldurduk ve saat 14.30’da yürüyüşe koyulduk.

Yaklaşık yarım saat boyunca dere kenarından ilerleyen harika bir rota takip ettik. Ara sıra durup sıcaktan kavrulmuş başımızı buz gibi dere suyu ile serinlettik. Rota hafif bir eğimle yukarı doğru çıkmasına rağmen zorlayıcı sayılmazdı. Dere boyunca eşlik eden manzaralar, suyun sesi ve havadaki ferahlık yürüyüşü gerçekten keyifli hale getirdi.

Yaklaşık yarım saat sonra derenin üzerine kurulmuş küçük bir köprüyü geçerek tırmanmak istediğimiz dağın eteklerine ulaştık. Zirveye hala yaklaşık 2.000 metre mesafemiz vardı ama çevremizi saran tepeler ve küçük zirveler güneşi kesiyor, yürüyüşü çok daha katlanılır hale getiriyordu.

İki yüksek dağın arasına gizlenmiş bir patikadan yükselmeye başladık. Tırmanış çok zorlayıcı sayılmazdı, ama kamp çantalarımızı katırlara bırakmamış olsaydık muhtemelen çok daha zorlanabilirdik. Sırtımızda sadece yürüyüş çantalarımız varken oldukça rahat ilerliyorduk. Patika boyunca toprak, kaya ve yer yer çarşak karışıyordu, fakat rota baştan sona belirgindi; bu yüzden yön bulmakta hiçbir sıkıntı yaşamadık.
Yükseldikçe birbirinden farklı ve göz alıcı bitkiler karşımıza çıktı. Çoğunu hayatımda ilk kez görüyordum ve hiçbirinin adını bilmiyordum. Bu yüzden ne olduklarını öğrenmek isterseniz, bölgeye gidip onları kendinizin keşfetmesi gerekecek.
Bir noktada kamp çantalarımızı almak için aşağıya inen katırlarla yolumuz kesişti. Günde genellikle iki kez bu iniş-çıkışı yapıyorlardı ve buna rağmen en ufak bir yorgunluk belirtisi göstermiyorlardı. Dik ve kaygan yamaçlarda yalnızca toynaklarıyla bu kadar rahat yürüyebilmeleri gerçekten hayranlık vericiydi. Sırtında bir gömlek ve ayağında bir çift terlikle bu yolu iki kez çıkıp inen çobanlar da takdire şayandı.

Dört saat süren, 5 kilometrelik ve 940 metre irtifa kazandıran yürüyüşün ardından saat 18.40’ta 2.900 metredeki Horgedim Yaylası’na ulaştık. Burası geceyi geçireceğimiz kamp alanıydı. Kampın hemen yanında bir tatlı su kaynağı vardı; mataralarımızı doldurduk, biraz serinledik ve ardından eşyalarımızı getirmesi için katırları beklemeye koyulduk.
Fakat kara sinekler ve sivrisinekler o bekleyişi kısa sürede tam bir işkenceye çevirdi.
Hiçbirimiz buna hazırlıklı değildik. Yüzünüzün etrafında aynı anda 10–15 tanesi vızıldıyor, insanı delirme noktasına getiriyordu. Bu istilanın nedeni muhtemelen sıcak hava, hiç rüzgarın olmayışı ve etraftaki katır pislikleriydi; ama sebep ne olursa olsun, durmak bilmiyorlardı. Ne sinek kovucumuz vardı ne de uzun kollu kıyafetimiz. Tek yapabildiğimiz, elimizden geldiğince kapanmak ve çadırlarımızın gelmesini beklemekti.
O yüzden bizim yaptığımız hataya düşmeyin: Yanınıza mutlaka sinek kovucu alın, uzun kollu giyinin ve oraya varır varmaz açıkta kalan her karışınızı kapatın.

Saat 19.10 civarında katırlar kamp eşyalarımızla geri döndü. Eşyalarımızı almadan önce onları severek kısa da olsa anın tadını çıkardık (o sırada aşağıda gördüğünüz National Geographic tadında fotoğrafı yakaladım), ardından çantalarımızı alıp hızla çadırlarımızı kurduk.

Dışarıda gerektiğinden bir dakika bile fazla kalmaya niyetimiz yoktu, ama ertesi sabahki büyük zirve denemesi öncesi karnımızı doyurmamız gerekiyordu. Bu yüzden yemek hazırlıklarına başladık. O sırada hava tamamen kararmıştı, mecburen kafa lambalarımızı taktık. Tabii bu da tek bir anlama geliyordu: çevredeki bütün sinek ve böcekleri üzerimize çekmek.
Hayatımın en kötü yemek pişirme deneyimi olduğunu söylememe gerek yok sanırım.
Tencereden en az üç sinek çıkardım, diğerlerini savuştururken neredeyse kendimi yakıyordum ve yemeği doğru düzgün pişiremedim bile. Sonunda yemek hazır olduğunda kafa lambamı kapattım ve yemeğimi zifiri karanlıkta yedim. Şaşırtıcı şekilde, sadece ben, yemeğim ve üzerimde yıldızlarla dolup taşan bir gökyüzüyle bu an oldukça huzurluydu.
Yemekten sonra yere uzandım ve gökyüzünü izlemeye daldım. Ufukta arada sırada kayıp giden kuyruklu yıldızların süslediği sonsuz bir yıldız denizi… Bir fotoğraf çektim, beklediğimden çok daha iyi çıktı. Ardından saat 21.30 civarında, ertesi sabah 03.00’te başlayacak zirve yürüyüşünden önce sivrisineksiz bir uyku umarak çadıra girdim.

2. Gün: Reşko’nun 4.135 Metrelik Zirvesine 13 Saatlik Tırmanış
Sabah 02.30 civarında uyandık. Biraz önceki günün yorgunluğu, biraz da gecenin sıcağı üzerimizdeydi. Gece beklediğimizden çok daha sıcak geçmiş, hava 20°C’nin üzerinde seyrettiği için uyku tulumlarımızı hiç kullanamamıştık. Üzerimizi giyindik, malzemelerimizi hazırladık ve saat 03.20’de zirve yürüyüşü için dışarı çıktık.
Dün akşam kamp alanındaki diğer grupla konuştuğumuzda 02.00’de faaliyete başlayacaklarını öğrenmiş, patikanın dar kısımlarında birbirimizi sıkıştırmamak için biraz daha geç çıkmaya karar vermiştik. Yine de saat konusunda özgürlüğünüz varsa, kesinlikle daha erken başlamanızı tavsiye ederim. Ne kadar erken zirveye ulaşırsanız, dönüş yolunda o kadar az güneşe maruz kalırsınız.

Tırmanışın ilk bölümünde, her boydan taşlarla kaplı tozlu bir patikadan ilerledik. Ara ara dağ otlarının serin kokusu, havada kısa ve ferahlatıcı esintiler halinde yüzümüze vuruyordu. Adım adım yükselmeye devam ettik. Zaman zaman çok teknik sayılmayacak ama yürüyüşe çeşitlilik katan kısa kaya etaplarına girdik. Bu bölümlere yönelmek tamamen liderimizin tercihiydi; isterseniz bu etapları pas geçip yanlarından dolaşarak daha düz bir yürüyüş yolundan ilerlemek de mümkün.

Saat 04:40 civarında gökyüzü aydınlanmaya başladı ve biz de kafa lambalarımızı çıkardık. Çevremiz netleştikçe, manzaranın ve etrafımızdaki güzelliklerin daha çok farkına vararak tırmanışa devam ettik. Gün ışığında arazi bambaşka görünüyordu ve o sabah ilk kez nereye doğru ilerlediğimizi görebiliyorduk.
Saat 05:40’ta küçük, manzaralı bir düzlükte kahvaltı molası verdik — karnımızı doyurmak ve manzaranın tadını çıkarmak için şahane bir noktaydı. Üzerine uzanabileceğimiz büyük kayalar vardı, hemen yanı başında da şişelerimizi doldurduğumuz berrak bir dere akıyordu. Ortam huzurlu ve sessizdi; bir anlığına sanki dünyada yalnız biz varmışız gibi hissettirdi.

Uzaklarda, başka zirvelere konuşlanmış kimi zaman iki, kimi zamansa üç askeri karakol seçilebiliyordu. Her biri geçmişteki çatışmalardan haberlere ve görüntülere konu olmuş, isimleri hepimizin hafızasında yer etmiş noktalardı. Onları bizzat görmek ise bambaşka, tuhaf bir histi. Daha birkaç yıl öncesine kadar teröristlerin kol gezdiği bu dağlarda biz şimdi özgürce tırmanıyor, güzelliklerine hayran kalıyorduk.
Tam bu duygular ağır basarken, sanki her şeyi daha da pekiştirmek istercesine rotanın tam da ortasında patlamış bir havan mermisinin kalıntısına rastladık. Bir süre sessizce durup baktık. Bir gün önce askerlerle imzaladığımız anlaşmada söz verdiğimiz gibi ona dokunmadık — yalnızca derin bir nefes alıp yolumuza devam ettik.

Saat 07.00 civarında, yükselişimizin ilk etabının sonunda aşağıdaki muhteşem manzaraya açılan geniş bir sırt hattına vardık. Sol tarafımızda, vadinin içinde usulca duran küçük buzullar göze çarpıyordu. Binlerce yıldır orada oldukları belli olan bu buz kütlelerinin, meşhur 20.000 yıllık Cilo buzulları olduğunu düşündük. Oysa biraz ileride çok daha büyük bir buzulla karşılaşacağımızdan habersizdik.
Bir süre manzaranın tadını çıkardık, birkaç grup fotoğrafı çektik ve patikanın dağların içine kıvrılarak yükselen yolunu takip ederek tırmanışa devam ettik.

Yaklaşık 30–40 dakika daha yürüdükten sonra nihayet gerçek Cilo buzullarını gördük. Biz 3.900 metrelerdeyken, onlar 1.000–1.500 metre aşağıdaki derin vadinin içinde tüm ihtişamıyla uzanıyordu. Yukarıdan bakınca büyüklükleri, fotoğraflarda gördüklerimizden çok daha etkileyiciydi.

Aynı noktada tırmanış da belirgin şekilde zorlaşmaya ve teknikleşmeye başlamıştı. Rotadaki ünlü kılçığa yaklaştığımızı biliyorduk, ancak oraya ulaşmak için önce yanımızda neredeyse bin metrelik bir uçurumun bulunduğu dar bir sırttan geçmemiz gerekiyordu. Grubumuzdaki bazıları haklı olarak bu kadar açık bir hatta ilerlerken rahat değillerdi. Bu yüzden tempoyu düşürdük ve her adımı daha dikkatli atarak devam ettik.
Bu sırtta ilerlerken, Yüksekova’dan gelen dört kişilik bir grupla karşılaştık (aşağıdaki fotoğrafta yukarıda görünenler). Onlar da bizim gibi bu dağa ilk kez tırmanıyorlardı; çünkü burada yaşıyor olmalarına rağmen dağ, tıpkı bize olduğu gibi, onlara da uzun yıllar kapalı kalmıştı. Sohbet sırasında kültürlerinden, köylerinden, yemeklerinden ve hatta ailelerinden bahsettiler. Yükselen rakım konuşmayı zorlaştırdıkça, sessizce tempolarını artırıp bizi ardlarında bırakarak gözden kayboldular.
Dağcılığa ilk başladığımda, çok sevdiğim birisi bana en iyi dağcıların köylüler ve çobanlar olduğunu söylemişti. Yıpranmış ayakkabılarıyla, hiçbir profesyonel ekipmana ihtiyaç duymadan zirvelere yürüyen insanlar… Her yeni dağda, bu sözün anlamını biraz daha derinden kavrıyorum.

Sonunda tırmanışın en teknik ve en korkulan etabına ulaştık: meşhur kılçık etabı. Yarım metreden bile dar, iki yanında ise 1.000–1.500 metrelik uçurumların uzandığı ince bir sırt. Tek bir yanlış adım ve sonrası tamamen hayal gücünüze kalmış.
Neyse ki buraya sabit bir istasyon kurulmuştu, bu yüzden ayrıca ip açmamıza gerek kalmadı. Grup liderimizin yönlendirmesiyle bazılarımız emniyet kemerleri ile sabit hatta girerek, birkaç cesur kişi ise hiçbir güvenlik almadan kılçığı geçti. Saat 09.00 olduğunda, hepimiz sağ salim etabın sonuna ulaşmıştık.
Bu benim ilk kılçık deneyimiydi — ve itiraf etmeliyim ki bağımlılık yapan tuhaf bir keyfi var. Bacaklarınızı titretecek kadar korkutucu, ama bir o kadar da heyecan verici. Bitirir bitirmez yeniden yapmak istiyorsunuz. Ya da belki bu sadece benim adrenalin bağımlılığımdır, kim bilir?

Cilo’ya gelmeden önce birçok faaliyet raporu incelemiştik. Neredeyse hepsinde, kılçık geçildikten sonra zirvenin sadece kısa bir yürüyüş mesafesinde olduğu izlenimi veriliyordu ve bu durum bizi oldukça yanılttı. Geçişten kısa bir süre sonra, az önce tanıştığımız Yüksekovalı dört kişilik grupla tekrar karşılaştık. Onlar zirveye olan yolumuzun hala uzun olduğunu söyleyince, fazla oyalanmadan yürümeye devam ettik.
Gerçekten de zirveye ulaşmadan önce üç ayrı yükseliş etabı daha vardı. Arazi çok teknik ya da zorlayıcı sayılmazdı ama rakım her şeyi zorlaştırıyordu. Ben şanslı sayılırdım çünkü ekipte yüksek rakımdan fazla etkilenmeyen birkaç kişiden biriydim. Ancak diğerleri baş ağrısı, mide bulantısı ve bitkinlik gibi yüksek rakımın tüm etkileri hissetmeye başlamıştı. O noktadan sonra tırmanış, fiziksel olduğu kadar zihinsel bir mücadeleye de dönüştü. Yine de hepimiz zirveye odaklanmıştık. Hedefimize her zamankinden daha yakındık ve bu düşünceyle ilerlemeye devam ettik.
Kılçıktan yaklaşık 30 dakika sonra devasa bir kratere ulaştık. İçindeki boşluk yaklaşık 1.000 metrelik dipsiz bir düşüştü. Bu krater dışarıdan Game of Thrones’ta Littlefinger’ın (Petyr Baelish) Lysa Arryn’i ittiği “moon door” sahnesini hatırlatıyordu. Yazın fark edip etrafından dolanmak kolay ama kışın durum farklı olabilir. Yoğun karın hem krateri hem de etrafını örtme tehlikesi var. Bu nedenle kış faaliyetlerinde ekstra dikkatli olmak önemli.
Krateri geçtikten sonra zirveye yalnızca kısa bir yürüyüş kalmıştı. Aralarda birkaç kez nefeslenmek için durduk ve saat 10.07’de zirveye vardık. Tırmanışımız altı saatten kısa sürmüştü ama her dakikasına değmişti. Türkiye’nin ikinci en yüksek zirvesine ulaşmak başlı başına bir başarıydı fakat asıl büyüleyici olan, her bir yanımızdaki uçsuz bucaksız manzaraydı. Bu yükseklikte manzara hem mecazi anlamda hem de gerçekten nefes kesiciydi.
Zirvede bireysel ve grup fotoğraflarımızı çekildik, dönüş için enerji toplamak üzere bir şeyler atıştırdık ve manzaranın tadını çıkarmak için acele etmedik. Yaklaşık bir saat boyunca zirvede kaldık. Elbette daha kısa tutulabilir ama bizce her dakika çok kıymetliydi.

Saat 11.10’da, çıkarken izlediğimiz rotayı aynen geri takip ederek zirveden inişe başladık. Şaşırtıcı bir şekilde iniş, en azından benim ve birkaç kişi için, çıkıştan çok daha zorlayıcıydı. Son anda planlarımızda bir değişiklik olmuştu: Türkiye Dağcılık Federasyonu (TDF) o gün dağa geleceği için, katırların öğleden sonra 15.00’te bizim kamp eşyalarımızı aşağı indirmesi, ardından da TDF’nin malzemelerini taşımak üzere tekrar yukarı çıkması gerekiyordu.
Bu da bizim zirveden kampa dönüşü dört saatin altında tamamlamamız, ardından kampı toplayıp eşyaları hazırlamamız ve sonrasında Horgedim Yaylası’ndan Serpel Yaylası’na 3–4 saat sürecek ikinci bir inişi daha yapmamız gerektiği anlamına geliyordu. Yalnızca 28 saat içinde yaklaşık 2.000 metrelik bir irtifa kazanımı ve kaybı… Hem bedensel hem de zihinsel olarak çok ağır bir yük.
İniş sırasında dizim yine problem çıkarmaya başladı — daha önce Hasan ve Dedegöl dağlarından inişlerde de benzer bir sorun yaşamıştım, ama o rotalardaki yoğun kar darbeyi biraz olsun yumuşatıyordu. Bu sefer şartlar çok daha zorlayıcıydı. Kampa kadar attığım her adım adeta işkence gibiydi. Yayladan aşağıya iniş ise çok daha acılı geçti. Eğer bu faaliyete katılmayı düşünüyorsanız, eklem sağlığınızı desteklemek için glukozamin takviyesi almanızı şiddetle tavsiye ederim, özellikle dizler için ciddi bir fark yaratıyor. Ayrıca unutmayın, ara ara durup hem manzaranın tadını çıkarmak hem de bedeninize hak ettiği kısa bir molayı vermek, düşündüğünüzden çok daha büyük bir fark yaratıyor.

Saat 16.00 civarında yeniden kamp alanına vardık. Çadırlarımızı ve eşyalarımızı hızlıca toparladık, mataralarımızı son kez doldurduk ve yola çıkmadan önce son hazırlıkları tamamladık. Yüksekovalı dostlarımızla kamp alanında bir kez daha karşılaştık ve bu kez vedalaştık. Son kez sohbet ettik, sarıldık ve bir gün köylerine uğrayacağımıza dair söz verdik. Ardından Serpel Yaylası’na doğru meşakkatli bir inişe başladık.
Aynı patikayı takip ettik ama bu kez çok daha yavaş ilerliyorduk, yorgunluk artık herkese kendini hissettiriyordu. Yaylaya ulaştığımızda hava tamamen kararmıştı. Kafa lambalarımızı taktık, bir gün önce geçtiğimiz küçük köprüyü bulduk ve bizi bekleyen minibüse doğru yürüdük.
Eşyalarımızı yükler yüklemez son bir jestle karşılandık: dağın eteklerindeki çobanın ikram ettiği sıcak çay. Son iki gündeki yolculuğumuza mükemmel bir veda niteliğindeydi ve bir saatlik minibüs yolculuğumuza başlamadan önce tam da ihtiyacımız olan şeydi.
Elbette dönüşte yine Çorbacım’a uğradık ama bu sefer çok daha bitkin, çok daha aç bir haldeydik. Herkes öylesine tükenmişti ki sohbet edecek enerjiyi bile bulamıyorduk. Yine de otele dönünce Domino’s siparişi verme planını yapacak kadar enerjimiz kalmıştı, çünkü çorba hiçbirimizi kesmemişti.
Otele vardık, pizzaları bir solukta yedik, hayatımızın belki de en güzel Cola’sını içtik ve ardından kendimizi yataklara bıraktık. Sanırım hepimiz için bugüne kadarki en hak edilmiş uykuydu.
3. Gün: Buzul Gölleri, Binlerce Yıllık Kaya Resimleri ve Süpriz Aşiret Düğünü
Hakkari’deki üçüncü günümüz, nasıl oldu bilmiyorum ama önceki günlerden bile daha heyecanlı geçti. Bu kez kendimizi erken kalkmaya zorlamadık, ağırdan aldık ve otelde keyifli bir kahvaltının tadını çıkardık. Saat 11.00 civarında Sat Buzul Gölleri’ne gitmek üzere yola çıktık ama hemen öncesinde kahve almak için kısa bir mola verdik. Oysa hiçbirimiz bu küçük kahve molasının, Yüksekova’daki en unutulmaz anılarımızdan birine kapı açacağını bilmiyorduk.
Kahvelerimizi beklerken tamamen spontane bir şekilde hatıra fotoğrafı çekilmeye karar verdik. Sıradan bir kahvecinin önünde, dışarıdan bakanlara muhtemelen anlamsız görünen bir fotoğraf… Belli ki başkalarına da tuhaf gelmişti ki, yan dükkandan iki kişi yanımıza gelip nereden geldiğimizi sordu. İstanbul’dan geldiğimizi öğrenince sohbet koyulaştı. Onlar da Yüksekovalı olduklarını, düğün fotoğrafçılığı yaptıklarını söylediler. Doğal olarak konu hemen Hakkari’deki düğünlere geldi çünkü hepimiz Güneydoğu’daki düğünlerin ne kadar renkli ve coşkulu geçtiğini duymuştuk.
Kültürlerine duyduğumuz merak onları çok mutlu etti ve hiç düşünmeden akşam katılacakları düğüne bizi de davet ettiler. Hatta bizleri o gece şarkı söyleyecek sanatçılarla da tanıştırdılar. Vedalaşmadan önce düğün evinin adresini verdiler ve biz de mutlaka geleceğimize söz verdik. Basit bir kahve molası, bir anda yolculuğumuzun en güzel karşılaşmalarından birine dönüşmüştü.
Sonrasında yeniden yola koyulduk ve bir gün önce geçtiğimiz aynı askeri kontrol noktasından geçtik. Bu kez askerler çok daha rahattı; bizi tanıdılar, hatta Cilo Zirvesi’ne ulaştığımız için tebrik ettiler.
Nihayet Sat Buzul Gölleri’ne vardığımızda ise hepimiz büyülendik. Fotoğraflardan görmüştük ve zaten olağanüstü görünüyordu, ama gözlerimizin önündeki manzara bambaşkaydı. 3.500 metrede, Yüksekova’nın “Alpleri” olarak anılan Cilo Dağları’nın kalbinde yer alan bu göller, çevresini saran zirveler, rengârenk çiçekler ve yaz ortasında bile erimemiş karlarla adeta başka bir dünyaya açılan bir kapı gibiydi.

Bir an bile düşünmeden üstümüzü çıkarıp buz gibi göle atladık. Belimize kadar yükselen o buzul suyunun içinde durup etrafımızdaki manzarayı seyretmek tarifsiz bir histi. Aklımdan tek bir şey geçti: ülkemizin dört bir yanında böylesine gizli kalmış yüzlerce hazine var ve biz çoğunun farkında bile değiliz… Ama bu düşünceyle uzun süre kalamadım, çünkü ekip çoktan ikinci göle doğru yola koyulmuştu.
Kısa bir yürüyüşün ardından ulaştığımız gölün hemen yanında bir buzul şelalesi vardı. Hepimiz onu görür görmez koşmaya başladık. Bir buzul şelalesinin soğukluğunu ve gücünü hayal edebilirsiniz ama altına girmek bambaşka bir deneyim. Suyun şiddeti öyle yoğundu ki ayakta durmakta zorlanıyorduk, soğuk ise bedeni keskin bir bıçak gibi delip geçiyordu.

Şelalenin altından sağ çıkmayı başardıktan sonra tabii ki ikinci göle de girdik. Ardından 15–20 dakika boyunca güneşin altında uzanıp kendimize gelmeye çalıştık. Ama o huzur kısa sürdü; çünkü öğrendik ki arabayla sadece 15 dakika mesafede üçüncü ve son bir göl daha varmış. Hemen kurulandık, üstümüzü değiştirdik ve yeniden yola çıktık.
Yolun kendisi bile başlı başına bir manzaraydı. Toprak yollar, zirvelerin arasından kıvrıla kıvrıla ilerliyor, her virajda karşımıza yepyeni bir manzara çıkarıyordu. Bu coğrafya insana sanki hiç bitmeyecekmiş hissi veriyordu.

Son göle ulaştığımızda manzara yine nefes kesiciydi ama bu kez kimsenin suya girecek hali yoktu. O buz gibi sudan sonra hala kendimize gelmeye çalışıyorduk. Tam o sırada şoförümüz bize çok daha ilginç bir şeyden bahsetti: obsidyen, granit ve kuvars taşlarıyla yapılmış binlerce yıllık kaya resimleri.
Minibüsle aşağıya doğru yol alırken kısa bir ihtiyaç molası verdik. Birkaç kişi ortadan kaybolurken, geri kalanımız beş dakikalık bu arayı halay çekerek değerlendirdi.

Ardından biraz daha ileride şoförümüz aracı kenara çekti ve kaya resimlerinin bulunduğu genel bölgeyi işaret etti. Bu resimler ne bir haritada işaretliydi ne de herhangi bir şekilde korunuyordu. Hep birlikte araziyi yürüyerek taramaya başladık ve sonunda birimiz üzerinde keçi figürü olan bir kayaya rastladı. O an doğru yerde olduğumuzu anladık.
Ve işte oradalardı: etrafa dağılmış onlarca kayanın üzerinde, binlerce yıl öncesinden kalma duvar çizimleri. Toprak yolun kenarında, hiçbir işaret ya da koruma olmadan öylece duruyorlardı. On binlerce yıllık tarih, gözümüzün önünde, herkesin görebileceği kadar açıkta. Çoğu Buzul Çağı’nın sonlarına, yaklaşık 28.000–30.000 yıl öncesine tarihleniyor ve av sahnelerini, hayvanları, insanları betimliyordu.

Bu tarihi anın ardından şehir merkezine dönüp güzel bir öğle yemeği yedik. Günün yorgunluğu hepimizin üzerine çökmüştü, bu yüzden otele vardığımızda kendimizi ve birbirimizi akşam davetli olduğumuz düğüne gitmeye ikna etmek hiç kolay olmadı. Ama söz vermiştik ve sözümüzü tutmamız gerekiyordu. Duşumuzu alıp yanımıza getirdiğimiz dağcılık kıyafetleri arasından düğüne en uygun olanları seçtik ve iki taksiye atlayıp yola koyulduk.
Sekiz kişilik grubumuzun gayriresmî sözcüsü olarak önde ben gidiyordum, çünkü sabah fotoğrafçılarla daha çok ben konuşmuş ve geleceğimizin sözünü vermiştim. Düğün yerine vardığımızda kapıda kocaman bir kalabalık vardı. O ana kadar oldukça kendinden emin olan ben bile içeri nasıl gireceğimizi düşünürken biraz gerildim. Ama kendime Doğu’nun misafirperverliği ve sıcaklığıyla ilgili duyduğum hikayeleri hatırlattım ve güvenimi toparladım.
Neyse ki kalabalığın arasında sabah tanıştığımız sanatçıları gördük. Bizi görünce çok sevindiler, hemen yanımıza gelip içeri girmemize yardımcı oldular. Kapıda konukları karşılayan damat tarafını tebrik ettikten sonra, üzerimizdeki kıyafetleri açıklamak için kısa bir konuşma yaptım: Dağdan geldiğimizi, düğüne yalnızca o sabah davet edildiğimizi anlattım. Onlar da bizi büyük bir samimiyetle karşıladılar ve biz de boş bulduğumuz ilk masaya oturduk.
İlk başta sanki herkes bize bakıyormuş gibi hissettik, neden orada olduğumuzu sorgular gibiydiler. Daha sonra öğrendik ki burada düğünlerde kadınlar ve erkekler ayrı oturuyormuş; bizim karışık oturmamız biraz kafa karıştırmış olabilir. Belki de dağdan çıkıp gelmiş halimizle resmi bir düğünde fazla sırıtıyorduk. Ama kısa sürede bu bakışların yerini gülümsemeler aldı. İnsanlar yanımıza gelip nereden geldiğimizi, halimizi hatırımızı sordular ve yiyecek içecek ikram ettiler. Orada olmamızdan duydukları mutluluk yüzlerimden anlaşılıyordu.

Ve sonra Berat’ı gördük — sabah bizi düğüne davet eden fotoğrafçı. Kalabalığın içinden bizi fark etti ve hemen yanımıza gelerek kendimizi evimizdeymiş gibi hissetmemizi sağladı. Bizi birçok kişiyle tanıştırdı ve kısa süre içinde kendimizi halayın içinde bulduk. Doğu Anadolu kültürünün bir simgesi olan halayı grubumuzdan çoğu kişi ilk kez deniyordu. Bazılarımız oldukça beceriksizdi ama herkes öyle içtenlikle bize öğretmeye çalışıyordu ki, ortaya bambaşka bir eğlence çıktı.
Sonraki 2–3 saat boyunca neredeyse hiç durmadan dans ettik. Müzik bir an olsun susmadı, enerji sürekli yükseldi ve biz de kendimizi tamamen o coşkunun içine bıraktık. Halay sırasında birçok videom var ama umarım asla gün yüzüne çıkmazlar. Bu yüzden burada yalnızca gerçek ustaların görüntülerini paylaşmak en iyisi.

Rahatlıkla söyleyebilirim ki hayatımın en eğlenceli gecelerinden biriydi. Hele ki Türkiye’nin pek çok insanının önyargıyla ya da korkuyla baktığı bir bölgesinde bu kadar kucaklanmak, bu kadar içtenlikle kabul edilmek inanılmaz bir deneyimdi. O gece onlarca kadın ve erkek yanımıza gelip kültürlerini bizimle paylaştı ve biz, ülkemizin bugüne dek neredeyse hiç tanımadığımız bir parçasına bambaşka bir gözle bakarak oradan ayrıldık.
Gecenin sonunda tam “artık bundan daha fazlası olamaz” diye düşünürken, Berat son bir sürpriz daha yaptı. Bizi otelimize geldiğimiz taksilerle göndermedi; onun yerine kuzenlerinden birini — aynı zamanda minibüs şoförüymüş — gece uykusundan kaldırıp bizi otele bırakması için çağırdı. Minibüsün içi ise bir araçtan çok bir gece kulübünü andırıyordu: yanıp sönen ışıklar, çalan halay müzikleri ve yol boyunca süren eğlenceyle geceyi biraz daha uzattık.

Ne yazık ki bu Yüksekova’daki son dolu günümüzdü. Ertesi sabah otelde son kahvaltımızı yaptıktan sonra havaalanına geçtik ve 11.15 uçağıyla İstanbul’a dönerek yolculuğumuzu tamamladık.
Yazarken büyük bir keyif aldığım bu Reçko-Cilo yolculuğunu kapatmadan önce, sizleri birkaç içten kapanış düşüncemle baş başa bırakmak istiyorum.
Kapanış Düşünceleri ve Birkaç Teşekkür Meselesi
Genellikle hayattaki en güzel maceralarla, oturduğun yerden kalkıp yola çıktığında karşılaşırsın. Anthony Bourdain’in de dediği gibi: “Eğer tek bir şeyin savunucusu olsam, bu hareket etmek olurdu. Gidebildiğin kadar uzağa git, alabildiğin kadar çok yol al. Okyanusun karşısına da geç, nehrin öte yanına da. Başka birinin ayakkabısıyla yürüyebildiğin ya da en azından yemeğini tadabildiğin her an, hayatına artı bir değer katar. Zihnini aç, koltuktan kalk ve yola çık.”
Bu yolculuğun tamamı — dağ, insanlar, düğün… okurken kulağa biraz çılgınca gelebilir. Aslında iki yıl önce, dağcılığa başlamadan önce bana da aynı derecede çılgınca gelirdi. Ama hayat tam da böyle olmalı: keşiflerle dolu bir yolculuk.
Aynı kalmak, konfor alanından hiç çıkmamak bir seçenek olmamalı. Ne kadar büyüdüğün, ne kadar dışarı çıkıp keşfettiğinle doğru orantılı. Sosyal medyanın ve bitmek bilmeyen içeriklerin bağımlılık yaratan çekimi odamızdan çıkmayı her zamankinden daha zor hale getirse de, hayat böyle yaşanmamalı.
Aslında mesele nereye gittiğin değil, gitmenin ta kendisi. Hareket etmek, yola çıkmak ve keşfetmek. Bunu sevdiğin insanlarla paylaşabilmek ise deneyimi bambaşka bir güzelliğe taşıyor.
Bu yüzden, bu yolculuğu mümkün ve unutulmaz kılan ekibime ve hiç beklemediğim bir yerde beni böylesine içtenlikle karşılayan, kucaklayan herkese en derin teşekkürlerimle… Daha nice yolculuklara.


















